10 Ocak 2008

Bulgaristan; Haskova (2006 - Ağustos)

Primorsko’dan biz ayrılırken Güneş de kasabadan ayrılmaya yüz tutmuştu. Bir sonraki durağımız Amerika’dan bir arkadaşımız olan Teodora’nın Haskova’daki eviydi.
Bunun için önce Burgas’a geri dönmek, oradan da Plovdiv sapaklarını takip etmek gerekiyordu. Fakat işin zor kısmı tabelaları okumaktı. Çünkü hepsi Kiril alfabesi ile yazılmıştı. İşte bu gibi anlarda yola yanlız başıma çıkmadığıma tekrar tekrar sevinir oldum. Slovaklara göre de hava hoştu, çünkü onlar da malum, Kiril alfabesini kullanıyorlardı. Bu yüzden size tavsiyem, yanınıza mutlaka Bulgarca bilen yada Kiril alfabesini okuyabilen birisini alarak yola çıkmanız.

Yaklaşık üç saat boyunca uçsuz bucaksız tarlaların, çok uzaklarda ışıkları gözüken şehir manzaralarının arasından geçerek Haskova’ya vardık. Yollarda “kaşar peyniri”, “peynir” tabelalarına sık sık teğet geçerek tabi ki…

Saat on gibi vardığımız Haskova’ da sanki kimsecikler yokmuş gibiydi. Şehir merkezine yakın oturan Teddyler’in (Teodora) apartmanlarının önüne geldiğimizde, sıra eşyaları eve taşımaya gelmişti. Elimizde bavullar, çantalar o merdivenleri çıkarken artık kimsenin adım atacak hali kalmamıştı. Tek istediğimiz yemek ve uykuydu. Teddy’nin annesi zaten çoktan yemeği hazırlamış ve tabaklarımızı güveçle doldurmaya başlamıştı bile… Herkes masadaki yerini aldıktan sonra sıra kadeh kaldırmaya gelmişti.

İçki seçimimi ise bana hiç yabancı olmayan “rakia” dan yana kullanmıştım. Çünkü, bir dönem bize yardımcı olan bir dostumuzun sürekli Bulgaristan’dan getirdiği ve bizimde çok sevdiğimiz, erikten yapılan; şarap tadında ama viski etkisinde olan ev yapımı bu içkiye damak aşinalığım vardı. Fakat, rakianın yanında ayran içmek biraz garipti. Yine de o kadar da kötü değildi. Yemeğin ve duşun ardından herkes odalarına yavaş yavaş çekildi.
Sabah kalktığımda ise masada bu sefer de börekler vardı. Çay ve börek eşliğinde kahvaltımı afiyetle ettim. Bu arada Slovakların böreklerine, ketçap dökmelerini bir diğerinin ise ekmekle yediğini söylemeden geçemeyeceğim.

Kahvaltılar edildi, çaylar içildi, muhabbetler edildi sıra Haskova’yı gezmeye geldi. Sokaklar ilk günkü gibi bomboştu. Bunun sebebini Teddy’e sorduğumda herkesin tatilde olduğunu söyledi. Gerçekten Bulgaristan’ın nüfusu mu bu kadar azdı yoksa herkes gerçekten tatile mi çıkmıştı? Peki Karadeniz kıyısı dışında gidecek başka yerleri olmadığına ve orada da bir kalabalık olmadığına göre bu insanlar neredeydi? İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne ve curcunasına o kadar alışmışız ki her yer boş geliyor sanki ondan sonra….
Primorsko’dan biz ayrılırken Güneş de kasabadan ayrılmaya yüz tutmuştu. Bir sonraki durağımız Amerika’dan bir arkadaşımız olan Teodora’nın Haskova’daki eviydi.
Bunun için önce Burgas’a geri dönmek, oradan da Plovdiv sapaklarını takip etmek gerekiyordu. Fakat işin zor kısmı tabelaları okumaktı. Çünkü hepsi Kiril alfabesi ile yazılmıştı. İşte bu gibi anlarda yola yanlız başıma çıkmadığıma tekrar tekrar sevinir oldum. Slovaklara göre de hava hoştu, çünkü onlar da malum, Kiril alfabesini kullanıyorlardı. Bu yüzden size tavsiyem, yanınıza mutlaka Bulgarca bilen yada Kiril alfabesini okuyabilen birisini alarak yola çıkmanız.

Yaklaşık üç saat boyunca uçsuz bucaksız tarlaların, çok uzaklarda ışıkları gözüken şehir manzaralarının arasından geçerek Haskova’ya vardık. Yollarda “kaşar peyniri”, “peynir” tabelalarına sık sık teğet geçerek tabi ki…

Saat on gibi vardığımız Haskova’ da sanki kimsecikler yokmuş gibiydi. Şehir merkezine yakın oturan Teddyler’in (Teodora) apartmanlarının önüne geldiğimizde, sıra eşyaları eve taşımaya gelmişti. Elimizde bavullar, çantalar o merdivenleri çıkarken artık kimsenin adım atacak hali kalmamıştı. Tek istediğimiz yemek ve uykuydu. Teddy’nin annesi zaten çoktan yemeği hazırlamış ve tabaklarımızı güveçle doldurmaya başlamıştı bile… Herkes masadaki yerini aldıktan sonra sıra kadeh kaldırmaya gelmişti.

İçki seçimimi ise bana hiç yabancı olmayan “rakia” dan yana kullanmıştım. Çünkü, bir dönem bize yardımcı olan bir dostumuzun sürekli Bulgaristan’dan getirdiği ve bizimde çok sevdiğimiz, erikten yapılan; şarap tadında ama viski etkisinde olan ev yapımı bu içkiye damak aşinalığım vardı. Fakat, rakianın yanında ayran içmek biraz garipti. Yine de o kadar da kötü değildi. Yemeğin ve duşun ardından herkes odalarına yavaş yavaş çekildi.
Sabah kalktığımda ise masada bu sefer de börekler vardı. Çay ve börek eşliğinde kahvaltımı afiyetle ettim. Bu arada Slovakların böreklerine, ketçap dökmelerini bir diğerinin ise ekmekle yediğini söylemeden geçemeyeceğim.

Kahvaltılar edildi, çaylar içildi, muhabbetler edildi sıra Haskova’yı gezmeye geldi. Sokaklar ilk günkü gibi bomboştu. Bunun sebebini Teddy’e sorduğumda herkesin tatilde olduğunu söyledi. Gerçekten Bulgaristan’ın nüfusu mu bu kadar azdı yoksa herkes gerçekten tatile mi çıkmıştı? Peki Karadeniz kıyısı dışında gidecek başka yerleri olmadığına ve orada da bir kalabalık olmadığına göre bu insanlar neredeydi? İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne ve curcunasına o kadar alışmışız ki her yer boş geliyor sanki ondan sonra….















Küçücük Haskova’yı 10 dakikada turladıktan sonra lüks sayılabilecek bir cafede yemek yedik ve deniz kenarındakinden daha az hesap ödedik. Etrafına hamur sarılı yağda kızartılmış tavuk göğsü ve kaşar peynirlerine bayıldım. Üzerine limon sıkıp yemelerine ise biraz şaşırdım. Düşünsenize kaşar pane vari bir şey yiyorsunuz ve üzerine limon sıkıyorsunuz…
Sıra Haskova’nın en önemli yerini görmeye gelmişti. Yani Meryem Ana heykelini. Meryem Ana heykeli Guinness Rekorlar Kitabına tam 14 metrelik boyuyla girmiş. Dünyanın en uzun Meryem Ana heykeli buradaymış.


Şehir turumuz bittikten sonra, eve çekilerek derin bir uykuya daldık. Haskova’daki son günümüz yarındı ne de olsa…
Bugün ki programımız, Teddy’nin anneannesini köyde ziyaret etmek, edeceğimiz kahvaltının ardından eve geri dönüp eşyalarımızı toplayarak Plovdiv’in yolunu tutmaktı. Maaile çoktan çıkmış ve arabaya doluşmuştuk bile… Yaklaşık 10 dakika kadar uzun! bir yolculuk yaptıktan sonra köy evimize varmıştık. Bir tencere dolusu krebin dakikalar içinde tükenmesi pek de uzun sürmedi. Zaten biz yemeseydik de anneanne zorla yedirirdi. Bu arada krebin yanında ayran içtiğimi de belirtsem iyi olur, kimseye denemesini tavsiye etmiyorum. Ayrıca, Slovaklara anneannenin verdiği rakialarda gözüm kalmadı desem yalan söylerim.. Neden sen de bu kadar sevmene rağmen almadın derseniz, gümrükte hepsini tek tek toplayıp birde üstüne size ceza yazıyorlar…
Gerçekten Bulgarlar son derece kibar, cömert ve misafirperverlerdi en az bizim kadar…
Anneannesinin arkamdan Türkçe “selam söyle” deyişini hiçbir zaman unutmayacağım…
İşte böyle yine bir akşamüstü yollara düşerek Haskova maceramızı da sona erdirdik. Ve Bulgaristan’nın en büyük şehirlerinden biri olan Plovdiv’e doğru yola koyulduk.

1 yorum:

Yorumlarınız benim için önemli..