12 Ağustos 2009

Sofya, 2006 Ağustos

Sofya, benim için diğer şehirlerden farklı; aynı zamanda birazda hayal kırıklığı demek. Farklı çünkü Bulgaristandaki diğer şehirlere kıyasla çok büyük. Neden hayal kırıklığı derseniz oraya varmadan önce Teddy bize arkadaşının bizi yurt odasında misafir edeceğini söylemişti. Bizde ne kadar misafirperver insanlar diye sevinmiştik. Fakat, yurtların önüne varmamla ağzımın açık kalması bir oldu. Açıkçası "şoka" girdim. Slovak arkadaşalar ise durumu normal karşıladı. Hani şu 2. Dünya Savaşından kalma gri upuzun sadece küçük küçük pencereleri olan kocaman binalar vardır ya, iç karartıcı filmlerde de gösterirler. Aynen onlardan birine grdik. Pencerelerin çoğu kırık, kapılar kim bilir kaç yılından kalma, artık üstlerine yama üstüne yama yapmışlar, menteşeyle arasında 3 cm açıklık var. Odalar 12 metrekare ve 3 tane demir yatak var, heryer dökülüyor. Banyolardan ise hiç bahsetmeyeyim... Odaya girip de manzarayı görünce bir yatağın üstüne oturup yarım saat kendime gelmeye çalışıyorum, alay konusu olarak ve ben kendime geldikten sonra yemek için dışarı çıkıyoruz. Kampüsün yakınlarında bir yerde yemek yiyoruz küçük bir cafede. Gece kafamda bilimum korku filmi senaryoları yaratarak, nerde olduğumu unutmak için gözlerimi sımsıkı kapatıp uyumaya çalışıyorum ve şanslıyım ki yorgunluktan hemen dalıyorum.
Ertesi gün arabayı çalarlar korkusuyla toplu taşıma aracı kullanmayı tercih ediyoruz ve kendimizi Sofya sokaklarına atıyoruz. İlk kiliseyi ve ilk üniversiteyi geziyoruz.


Ardından kiliseleri..........





Yukarıda resmi olan kilislerden birinin girişinde (Hangisi olduğunu hatırlayamadım, tabii Kiril alfabesi işimi daha da zorlaştırıyor) bir yazı vardı "Bu kiliseyi Osmanlılarla yıllarca savaşarak bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayan askerlerimize adıyoruz.." biraz garip hissettiğimi hatırlıyorum.

Ve o gün o kilisede ince bir mum yakıp sadece bir dilek diledim... Dileğim gerçekleşti sonu hüsranla... neyse devam edelim....

Birkaç da devlet minasının önünden geçtik....




Yorucu günün ardından terminale gidip Metro Turizmden biletimi aldım aynı gece Türkiye'ye doğru yola çıkmak üzere. Yanıma Türkiye'ye çalışmak için gelen bir model oturdu. Hatta aynı kıza Project Runaway'in Türk versiyonunda manken olarak TV'de de rastladım ilerleyen yıllarda :) . Aşağı yukarı 10-12 saat yolda geçti 3-4 saati sınır kapısında olmak üzere. Sakın Bulgaristan dönüşü bavulunuzun içine Bulgar rakısı falan saklamaya kalkmayın çünkü görevliler heryeri güzelce aradıkları gibi çantaları yerden yere de atabiliyorlar. Ayrıca et, peynir vs. gibi yiyecekleri taşımaya da yanaşmayın derim çünkü kamp ateşi gibi bir yerde bütün yiyecekleri etleri yakıyorlar. Ortalık piknik alanı gibi et kokuyor. Ben 3 yıl önce gittiğimde prosedür böyleydi. Şimdi AB üyesi olduklarını düşünürsek durum daha da ciddileşmiş olabilir.

Bulgaristan'da olmanın en güzel yanı Türkiye'ye yakın olmak; ayrıca canın sıkılınca atlayıp otobüse en geç 10 saat içinde evde olacağını bilmenin verdiği güvenle dolaşmak, ayran içmek, Türkçe konuşan amcalara rastlamak, paranı her yerde TL'ye çevirebilmek, bizim gibi candan insanlarla haşırneşir olabilmek......

Artık gezilerimi üzerinden uzun zaman geçmeden yazsam iyi olacak aksi takdirde nereleri gezdiğimi neler yaptığımı tam hatırlayamıyorum =)

Bir sonraki ülke de görüşmek üzere............

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız benim için önemli..